10 Eylül 2014 Çarşamba

Lilith doğurursa...

Hani şu Yahudi hikayesindeki Lilith; Adem'in ona denk yaratılan ilk eşi. Güçlü, gururlu, akıllı Lilith Adem'i beğenmeyip reddedince cennetten kovulup, dünyaya yollanır. Sonra Tanrı Adem'e Havva'yı yaratır; domestik, itaatkar, adanmış. Ama o da bilgi elmasını yer ve Adem'le birlikte dünyaya sürülür. Bunlar dünyada bir araya gelince ne yapsın, ürerler. Ondandır şimdi bazı kadınlar Havva'dan bazıları Lilith soyundandır. Domestik, itaatkar ve adanmış bir Havva kadın olmadım hiç. Lilith'ten geldiğime eminim. Emindim. Çoğalınca işler değişti.
* Yaptığın işi iyi yap, idealist ol hatta azıcık control-freak ol anlayışı bebekle birleşince sçarowski. Mesela "bu öğlen 30 gr eksik tahıl aldı, o halde  akşam 1 oz fazla muhallebi yedireyim" cümlesi gün içinden bir kesit. Ona yaptığım en büyük kötülük onu dünyaya getirmek... E bu hatamı telafi etmek için elimden gelen en iyi ebeveyn olmak zorundayım. Meyvesini yedi mi o?

* Boyasız, fönsüz saçlarım; kısa, ojesiz tırnaklarım; makyajsız suratım ve doğum sonrası formsuzluğuyla karnım bana ring-out olmuşum hissi veriyor.

Yani bundan:buna dönüşmek:

Geri gelecek mi lan hayat? Pek matah değildi ama en azından benimdi. Sıradan şeyler, mesela bir kadeh şarapla kitap okumak hayal gibi... Sanki köle değildim de bir üst level'dan köleliğe terfi istedim..

* Suicidal yanım (Türkçesine dilim bile varmadı) sinik sinik köşesine çekildi, depresyona girecek vakit yok...Eni konu melankoliyi özlemek, duşta ağlamak istemek ama yerine duş alacak fırsatı bulduğuna şükretmek, tepe çakramın en tepelerinden bir gözün yaşamın hala anlamsız olduğunu söylemesi; bu yaşama bir insan daha getirmenin... lan sus! bunlara vakit yok, bak düştü kafasını çarptı... Bir daha tekrar ne zaman yaşamın mide bulandırıcılığını kendime itiraf edebileceğimi bilememek!

* Bu kadar zor olduğunu bilsen yapar mıydın hich? Biraz daha dolaşırdın dünyayı... Biraz daha partilerdin... Bir kaç eş değiştirirdin... Okumaya, bilgiye ayırdığın vakitle olgunlaşıp TV'de ahkam keserdin... Yaşlanıp, sıkı karınlı bir toplum gönüllüsü olurdun... Lösev'e, TEGV'e falan takılır, kedi köpeğe sarardın... (Cevap: Hiçbiri)


* Prolaktin -yani süt salgılatan hormon-, dopamin -yani coşkulu mutluluk- hormonuyla pek geçinemediğinden doğum sonrası depresyonu diye bir kafa var. Yani bebek vaktin, enerjin, vücudun, hayatın yetmez, bana süt vermek için neşeni de verecen diyerek tam anlamıyla içinizden yaşam emen bir varlık. Emzirmeye devam etmek o yüzden çok stresli ve gıcık. Mamafih bazı kadınlar çok severmiş. Hatta orgazm olanlar varmış emzirirken. İşte onlar, hayatın iğrençliğini ilk kez emzirme döneminde görüp bu varoluşsal bulantıya aşık olan, doğuştan mutlu, HTTPR -mutluluk genleri uzun, Havva tipli kadınlar bence.  Hayattaki tek derinlikleri lohusa dönemi, tek başarıları da bebeleri olanlar. Onlara iyi inlemeler, ben en kısa zamanda bu emzirme defterini dürenzi.
* Bana doğur bak, su çok güzel gelsene diyen kaltakların her biri resmen kahkaha attı, gözlerinde şeytani bir mutlulukla, "seni bu halde göreceğimi hiç düşünmezdim, hahaha" falan dedi,"bu halime" oh çekti... Ne kadar çok düşmanım varmış... Şimdi bunları okurken bazı "dostlarımın" da içine su serpildiğini bilecek kadar tecrübe kazandım: "oh olsun, sen misin hayatı festival gibi yaşayan! Sürün, biz nasıl sürünüyorsak" Peki, kazandınız. Sefil bir hayat rutinim var. Oysa bilseydiniz hayat bana zaten iğrenç geldiğinden onu görmezden gelebilmek için dolce vita yaşadığımı, bu kriz anının, beni öldürmeyen bu  dönemin sonunda nasıl strike back yapacağımı yani o kıskandığınız hayatıma geri döneceğimi, yani a... k... da anlardınız. Hah!
(Artık çalışmaya başlıyorum. Bakın 20 gün sürse de blog postu bile yazdım. Yani? )

* Peki güzel yanları? Bir gülümsemesi, evet...

10 Aralık 2013 Salı

baby

CHO KU REI

Yorucu ama heyecanlı bir 9 ay oldu...

Zavallı daha küçücükken katıldığım Gezi protestolarında bibergazları mı yemedi, aşırı derecede tükettiğim nutelladan overweight mi olmadı...
Bense çokca ruhani deneyim yaşarım sanırken bolca primatif deneyim yaşadım; konu yalnızca bedendi! Kaç kilo aldım, vitamin aldım mı....

Bir de tabi, patikler, beşikler, biberonlar...
Artık oyunun ilk perdesi bitmek üzere, heyecanla bekliyorum kendilerini....
Peki...
İkinci perdede neler olacak?
Acaba değişecek miyim?
Nasıl birisine dönüşeceğim?
Dönüştüğüm kişiyi anlayıp tanımlayabilecek miyim?
Peki beğenecek miyim?
Açıklayabilecek, "ben artık böyleyim" diye paylaşabilecek miyim?
:)

To be continued...

20 Ekim 2012 Cumartesi

iPhone'da Yakinen: Harika!

* Uzun süre, "bile bile cebime izleme/dinleme cihazı mı sokacağım?" diyerek almayı reddetiğim iPhone, bir süredir "baktım teknolojinin gerisinde kalıyorum, çaresiz, aldım" savıyla cebimde geziyor. Öyle application delisi falan değilim. Ama hayat kurtaran bir "app" var ki burada anlatmadan geçemeyeceğim.


* "Yakinen!" diye bir uygulama bu. Harita üzerinde aklınıza gelebilecek her haltı; mekanları, size yakın kişileri, efendim o günkü etkinlikleri falan gösterip yolunu tarif ediyor!!! Öyle işime yarıyor ki anlatamam ama bi deneyeyim:)

* Mesela semt pazarını arıyoduk bi gün, hiç bir navigator göstermiyor, apple'ın dandik haritası zaten bişey göstermiyo, bu Yankinen'den çat diye bulduk, üstüne bi de yol tarifi aldık. Nasıl yapıyor bilemiyorum.

* Daha güzeli, Facebook eventlerini falan göstermesi. Geçen gün birinin doğum gününe gitcez. Hiç duymadığımız bir mahallede ev. Adresi sormak için arıyoruz açan yok, parti başlamış. Yakinen'den bakalım dedik. A-a, haritada kızcağızın facebook'ta açtığı doğum günü etkinliği sokağı sokağına görünüyomuş zaten: "Gamze'nin 30. Yaş Partisi"!.. Teknolojinin gözünü seviym. Yol tarifi de verdiği için su gibi aktık gittik partiye.
 
* Restoranmış- barmış, okulmuş-hastaneymiş zaten gösteriyo; bu yönüyle Foursquare gibi ama çok daha detaylı.
 
* Mesela, bu yaz İtalya'ya gitmiştim, kuzeni ziyarete falan. Özellikle orada çok işimize yaradı, yol bilmez iz bilmez turistler olarak nerde ne var tıkır tıkır bulduk. Internet paketli bir kullan-at vodafone kart almıştık, dolayısıyla sorunsuz çalıştı, tatil yer yurt aramakla heba olmadı, enerjimiz bize kaldı.

Şimdi bu Yakinen'i iPhone 5 için de çıkarmışlar. Meraklılara duyrulur. Kim yaptıysa eline sağlık diyorum;)
Hayatımı fena kolaylaştırdı. Benim gibi bir yön-körü için ilaç gibi bir uygulama olmuş...
Şiddetle öneririm..! İndirin, kullanın, ÜCRETSİZ ;)

27 Eylül 2012 Perşembe

Geç gelen saygı duruşu: Zenne Dancer

Altın Portakal'da "en iyi ilk film" diye bir ödüle layık görülmesinin absürdlüğü filmin basbas bağıran realitesine epeyce kontrast yapmış. Zenne son dönemde izlediğim en iyi Türk filmi. Absürdlüklerin gerçekliğini; baskı ve zulümdeki, naiflik ve sanattaki, töre ve vicdandaki, sistem, devlet ve savaş kurumlarındaki absürdlüğü "İstanbul bunlar değil" diyerek tek kazanda mis gibi kaynatmış ve dumanı üstünde bir salt gerçeklik duygusuyla önümüze koymuş.

Film Türkiye'de eşcinselliğin temel problemlerine öyle gerçek yaklaşmış ki, mesela biz gerçekten de İstanbul'dan yükselen bir eşcinsel jargonu olduğunu hissederiz. Ya da gaylerin en çok Urfa'dan çıktığını duymuşuzdur. Estetik algılarında "kelebeklerin uçuştuğunu" hisseder, onlarınınkinin "başka bir kafa" olduğunu tahmin ederiz. Nihayet bir Alman'ın ya da herhangi bir batılının Türkiye'deki hiç bir toplumsal olayı tam olarak anlayamayacağını ve anlamadan yorumlayıp bizleri kışkırttıkça daha çok insanın öleceğini hepimiz biliriz. İleri gideceğim; bence film, demokrasi, toplumsal birliktelik, sosyal entegrasyon, eşitlik, rasyonellik gibi konulara değinen her derste öğrencilere izletilmelidir. Kendi öğrencilerime izletemeyecek olduğumu bilsem de gidip izlemelerini önereceğimden hiç şüpheniz olmasın.

Filmin, iliklerime kadar titrettiği sahnelerinden birisi Kezban'ın kocasına "ibne" diye bağırıp tokadı patlattığı, bir diğeri de kendi diyalektinde babasına "ipneyok buba" diyen Ahmet'in bir "coming out of the closet" anı yaşadığı sahnedir. Daha önce de tanık olduğum töreler ve eşcinsellik içerikli film sahnelerinin hiç biri bu kadar derine işlememiş, böyle empati kurduramamış, belki biraz da hava da kalmıştı. Bunun müzikleri, tekniği, oyuncuları, senaryo akışı öyle kuvvetli ki, filmin sonlarına doğru bir baktık ki nefesimizi ve gözyaşlarımızı tutmuşuz da 2 saatin nasıl geçtiğini anlamamışız.

İzlemekte bu kadar geciktiğim için biraz da utandığım bu eksiksiz ve fazlalıksız şahesere 10 üzerinden 10 verdim. Umarım ekip çalışmalarına devam eder.

28 Temmuz 2012 Cumartesi

ayrılık acısından nasıl kurtulunur?

Ayrılık acısı yani aşk acısı, ağır bir hastalıktır kanımca. Zor bir bağımlılık tedavisi ister, AMATEM'i falan da yoktur.  İflah olmaz bir romantik olarak deneyimleyip de çok şükür geride bıraktığım böyle bir kaç hastalığın sonunda kategorilere düşkün zihnimin içinde dönenleri aktarmak istedim. Belki bir yaralı ceylana umut ışığı olur yazdıklarım. Zira bir başka "nasıl yapılır" konulu blog yazım dertlere çare olmuş ki rekora koşuyor. "İyi bir ev partisi nasıl verilir?" tek başına 5binden fazla görüntülenmiş.

Evet, ama bu kez konumuz hiç de eğlenceli değil. Büyük bir buhranı açımlayacak ve nasihatlar alacağız.
Ayrılık sonrası buhranın 5 evresini tespit ettim. Evreleri deneyimlerime bakarak sınıfladım. Bunlar da pek çok sınıflama yazımda olduğu gibi psedö-bilimseldir, sorumluluk alınmaz. Herhangi bir bağımlılığı örneğin alkolu, uyuşturucuyu bırakmak için de geçerli olabilir. Buyrunuz.

ŞOK
Ayrılıktan hemen sonra, 1-10 gün arası dönemdir. Terk eden de olsanız edilen de ilk bir kaç gün neye uğradığınızı anlamazsınız. Bir parça kızgınlık olsa da kavgalarla ve stresle dolu ilişkinizin bitişine neredeyse sevinirsiniz. Kısa süren bu evrede hemen hemcinslerle hovardalık yapmak eğilimi yaygın görülür. Barlara fırlamalar, sabahlara kadar flörtler, zorlama neşeler. Ama bu davranışlar gerçeği ertelemekten başka bir şey değildir.

Sakın dağıtmayın. Şoku bir an önce atlatmaya bakın. Şu cümleyi kendinize tekrarlayın: Ayrıldık, şimdi ne olacak?

PANİK
İlk bir kaç günün ardından telaşlanma başlayabilir. Baktınız ki arayan soran yok, hala ayrısınız, gerçekleri anlamaya başlayıp kendinizi dışavurmak isteği duyabilirsiniz. Onu aramak, sosyal medyada takip etmek, arkadaşlarını sorguya çekmek isteyebilirsiniz. Meme arayan bebekler gibi kuduruk bir halde olabilir, çaresizce sağa sola saldırabilirsiniz. Siz bir bağımlısınız, artık bunu anlayın!

Bu evrede kesinlikle iletişime geçmeyin. Daha siz bile ne istediğinizi bilmiyorken ondan ne isteyeceksiniz. Bekleyin, bekleyin ki, panik geçsin, hanyayı konyayı görün:)

İŞKENCE  (esas evre- hanya-konya evresi)
Derin bir acı sonraki belki birkaç aylık yerine, yüreğinize hiç acele etmeden yerleşmektedir. Baktığınız her şey ama her şeyde onu kelimenin tam anlamıyla görürsünüz. Dandik bir kupanın kırık sapı, bir TV reklamı, iç çamaşırınız, kediler, kitaplar, mekanlar, insanlar... İlişkiniz ne kadar uzun sürmüşse bu evre o kadar uzun sürecektir. Kaçış yoktur. Bu en zor evredir; beyniniz en büyük düşmanınızdır. Limbik sisteminiz bağımlısı olduğu nesnesini geri istemekte, sanki hayatınızdaymış gibi  hormonlar salındırmakta, onu sürekli hatırlatmaktadır. Limbik sistem ve bir parçası olan amigdala duygularınızı yönetir. Amigdala, örneğin bir parfüm kokusu duyduğunuzda  hemen en can alıcı anıları sunup sizi gösyaşlarına boğabilir. Bu sistemi en iyi şekilde yönetmek hatta kandırmak zorundasınız.

 Aşağıdakileri yapın:

1-Uyarıcı nesneleri yok edin...
İlk olarak semptomatik tedavi gibi düşünülebilecek bir şeyler yapın. Derhal gözünüzün önünden ilişkinizi hatırlatacak şeyleri kaldırın. Parfümüzü değiştirin, mümkünse görüntünüzü, saçları, kıyafetleri de. Asla, aşk şarkıları dinlemeyin, aşk romanları okumayın, romantik komedi filmlerinden kesinlikle uzak durun. Sevgilileriyle çok mutlu olan çiftler adına sevinin tabi, ama bir süre sık görüşmemekte fayda var. Zira aralarındaki elektrik bile sizi oracıkta ağlatabilir. Ortak arkadaşlardan uzak kalmak isteyeceksiniz; aynen öyle yapın. Olabildiğince acı-canlandırıcılardan uzak durun.

2- Beynin diğer bölümlerini çalıştırın...
Limbik sisteminiz çok aktif. Onu biraz yavaşlatın; kendinizi işe, öğrenmeye, üretmeye verin, frontal lobları çalıştıracak işler yapın. Sol lob için matematik işlemleri, analitik düşünce, bulmacalar, projeler.... Sağ lob için sanatsal faaliyetler, kitap okuma, sosyal ilişkiler.

Bir süre otodidakt yaşayın; kendinizi belirlediğiniz bir sürede seçtiğiniz konularda ısrarla eğitin. Örneğin, İngiliz koloni devletleri, termodinamik ya da sırtlanların nasıl yaşadıkları ilginç olabilir.

Dikkatinizi gün boyu yüksek tutun. Kafein tüketin ve çalışın. Meditasyon yapın. Spor yapın. Beyninizi şaşırtın. Hiç yapmadığı aktiviteleri yaptırın mesela sol elinizle yazı yazın, resim yapın (ya da tersi).

Üretin. Üretme sürecinde bilinçaltı zeytinyağı gibi yüzeye çıkar. Yemek yapın, blog yazın, ahşap kutuları falan boyayın. Ama aşk meşk konulu çalışmalar -çok içten gelen bir ilhamla olmuyorsa- ilk başlarda ters etkileyebilir.  Şiirden uzak durun.

3-Beyin sağlığınıza önem verin:
Depresyona girmemek için çok özenli olun. Günlük multivitamin ve omega3 takviyesi tüketin. Beyne iyi gelir, daha sağlıklı düşünmenize yardımcı olurlar. Dengeli uyuyun. Sabahları erken kalkmaya çalışın ki doğal seratoninden yani mutluluk hormonundan faydalanasınız. Bol oksijen alın. Kapalı ortamlarda vakit geçirmemeye özen gösterin. Çalışırken mikro molalar verin, biraz yaslanıp bir bardak suyu bitirin. Sağlıklı beslenin. Et yemenin öfke yarattığına dair uzakdoğu inanışlarına kulak verin, en son ihtiyacınız olan şey öfkedir.

4- Acı çekin
Evet, çekin şunu da bitsin. Acıyı görmezden gelmeyin. Ağlamak isteyince yüksek sesle ağlayın, uyumak isterseniz işlerinizi ayarlayıp döne döne uyuyun, birilerine kızmak isterseniz kendinizi fazla tutmayın. Unutmayın, insansınız ve içinizden bu acıyı atamazsanız bambaşka bir hastalığa yakalanabilirsiniz. Pek çok hastalığın temeli psikolojiktir biliyorsunuz. O yüzden acınız içinizden çıkmak için nasıl bir yol izliyorsa saygı duyun ve bir süre yas tutun. Beyninizi sağlıklı tuttuğunuz sürece zaten yasınız uzun süremeyecektir. Yas tutmak, acıyı kabul etmenin en önemli aşamasıdır. Acıyı kabulleneceğiniz günlere gelebilmek dolayısıyla daha az acı çekmek için önce acıyı hakkını vererek "çekmek" gerekir.

5- Değişiklik yapın
Acıdan gözünüz açamadığınızı hissetiğinizde hemen değişik şeyler yapın. Seyahatler özellikle kültürel seyahatler çok iyi hissettirir. Tembel tembel yatacağınız değil de birşeyler öğrenebileceğiniz yerlere gidin. Beyniniz de meydanı boş bulup, hatıralarınızla at koşturmasın, seyahatinizi rezil etmesin. Mesela bir tura katılın, Karadeniz'e, Prag'a, Mardin'e gidin. Müzeleri, galerileri, insanları görün. Farklı yaşamları görmek acınızı gözünüzde küçültecektir.

 6-Acının kaynağını anlayın
Acı üzerine düşünün. Acı, o'nun size verdiği birşey değil, sizin kendi yarattığınız birşey de değil! Acı, onunla kurduğunuz bağın kopmasıyla ortaya çıkan fizyolojik olduğu kadar, tuhaf ama, metafizik de bir kavram.  Evet, hormonlarınız sizi acıya boğan. Ama en temelde bu noktaya gelmeden önce sizin "arzu" etmekle başlayan bir serüveninizin sonucunda bağlandı o beyin ex'inize. Bu, bir şeyi metafizik düzeyde istemek anlamına gelebilecek "aşık olmak" fikrine yakından bakmanız için harika bir fırsat. Kendinizin önüne geçirdiğiniz o nesne, bu ölçüde bir deliliğe ve kayboluşa değer mi, herhangi bir nesne buna değebilir mi? Bu evrede son olarak acıyı tanımanız ve nesnesinden bağımsız biçimde onu yavaşça kabullenmeye başlamanız gerekecek... Yani acıyı anlamanız...

KABUL
Evet, acı vardır! Varmış! Yaşadınız ve gördünüz. Yataktan çıkamadığınız günler oldu, özgüveniniz düştü, hayal kırıklığı yaşadınız, zaman belki de kilo kaybettiniz.  Uzunca bir süre bir "loop" gibi devinen bir acıyla uğraştınız, tabir yerindeyse hayatta kalmaya uğraştınız. Ama kazandınız! Acınızı tanıdınız, zamanla kontrol etmeyi öğrendiniz. Acıyı deneyimleyerek kabul etmek çok ciddi bir ruhsal deneyimdir, pek çok derviş, Mevlana, Buda bunu söyler. "Aşk acısı taşımayan yürek ; ya deliye aittir, ya ölüye" der Mevlana. Öyle ya bakın nasıl da önce öldürdü de yaşama hasret bırakarak sizi canlılığa özendirdi aşk acınız. Kişiliğiniz de güçlendi; bütün o zor zamanlarda bile verdiğiniz kararın arkasında durdunuz. Artık daha kararlısınız ve neyi istemediğinizi daha iyi biliyorsunuz.

Elbette acıdan hala korkmanız normal. Onunla olsaydınız hayatınız nasıl olurdu diye düşünmeniz de. Hatta ona acımanız, merhamet etmeniz, yardım etmek istemeniz, size ihtiyacı olduğunu düşünmeniz de. Ama bu yanılsamalara kulak asmayın, geçecek. Acınızı cesurca kabul ettiğiniz ve ondan utanmadığınız için empati gücünüz, merhametiniz ve anlayışınız yükseldi, bu yanılsamalarınız topladığınız gücünüzden ileri geliyor.

Artık aylar öncesine göre daha kuvvetlisiniz. Bu evre de kendince bir zaman sürecek; siz hergün yeni oluşturduğunuz, küllerden doğurduğunuz kendinize bir fırça daha rötuş yapacaksınız. Korkunuz azalacak, sakinleşeceksiniz.

 SAKİNLEŞME
Bir maceraydı geçti. Ya da bir hastalık atlattınız. Nasıl görürseniz artık. İçinizde halen biraz merak ve şüphenin olması çok doğal. Bundan önceki sevgililerinizi düşünün, onları da en az bu kadar merak etmiyor musunuz? Test edin.  Eğer ex'inizi geri isteme düzeyiniz bundan bir önceki aşkınızı geri isteme düzeyine yaklaştıysa bu iş tamamdır!!! Kendinize bir gazoz ısmarlayın. Herşey yoluna giriyor. Artık, sakin, serinkanlı, geleceğine ilgi duyan ve onu inşa eden, kararlı biri var aynadan size bakan. Yine de bir müddet daha, özellikle dost olup olamayacağınızı iyice tartmadan  iletişimden uzak durmakta fayda var. Örneğin "o ve bir başkası" testini kendinize yapmalısınız. Onun yanında bir başkasını düşündüğünüzde duygularınızda herhangi bir değişme oluyor mu? Oluyorsa; öfke, kıskançlık, hayal kırıklığı ya da üstünlük hissi, egosentrik duygular yükseliyorsa, no-no-no! Henüz dostluk mostluk kuramazsınız. Biraz daha sakinleşmeye bakalım. Chill out! Ne zaman ki onu etkilemek istemediğinizi farkedersiniz yani mesela onu sokakta görünce "naber lan yaprak" diyebilecek hale gelirsiniz bilin ki dava kapanmıştır.

Sonuç
Aşk acısı vardır, kaçınmanın tek yolu aşık olmamaktır! Kurtulmanın anahtarı ise acıyı kabullenmek ve benliğimize fayda sağlayacak bir deneyime dönüştürmektir. "Acıyla, aşkla büyüdük" der Sezen Aksu, aman diyim uzak durun...


Photos: 
1- Marianela, link on the picture
2- unknown
3-Hich

6 Mart 2012 Salı

Pekiştirilmiş Sezinsel Psiko-Sosyal Tespitoloji V.5

Elektronik Müzik Kültürü Ekseninde Yine Sosyal Genelleme
Elektronik müzik, onlarca janrı (genre: tür) olan bir müzik ve yaşam tarzı akımı. Ama dinleyenleri,  ya konuşmaktan çekinecek kadar bu koca deryanın farkındadır ya da konuşurken ukalalıktan başka bir şey yapamaz. Ben şimdi sadece birkaç gözlemimi aktarıyorum. Bu konu nereden çıktı, işin gücün yok mu derseniz söyleyeyim, aslında uzun zaman önce bir web sitesi için yazdığım kısa bir makaleyi, gözlemlerimin birikip dilimi şişirmesi üzerine yeniden düzenledim de ondan yazıyorum. Biraz uzun oldu, olsun. 

Disco
Funk temelli, kökü taa 60ların hippie uyarlamalarına dayanan, 80lerde ABBA, Modern Talking ve daha nicelerini bağrına basmış,  günümüzde Madonna’dan George Michael’a oradan Gorillaz’a, Maron 5’a uzanan listede aklınıza gelebilecek pek çok popüler ismin çalıştığı bir janrdır. Aslında elektronik müziğin “main-stream”idir. Elektronik müziğin daha alternatif tarzlarını sevenlerin genelde çok “gay” bulduğu rengarenk bir türdür- ki zaten çıkış yıllarında gay’leri de bir süre temsil etmiştir. Avrupa ve Amerika’da gece yaşamının önemli bir parçası olan “discoteqhue” bir mekan olarak Türkiye’de fazla gelişmemiştir. (Örneğin Almanya’da gece kalkan son trenin adı “disco treni”dir) Bu duruma, filmler ve modayla desteklenen “cumartesi gecesi ateşi” akımının çıktığı 70li yıllarda Türkiye’nin, siyasi ve ekonomik kaosun göbeğinde kalması, disco’nun Türk filmlerinde bütün kötülüklerin doğduğu mekanlar olarak tanıtılması, dış dünyadaki sanat ve yaşam ile ilişkilerin zayıf olması ve o dönemin Türk müzisyenlerinin “rock” türüne eğilimlerinin olması sebep gösterilebilir. Her ne kadar 80lerde böyle mekanların varlığından efsanevi şekilde söz eden bir azınlık bulunsa da sonuçta bugün,  Türkiye’de sıradan bir üniversite öğrencisinin gece gidip “hit” disco parçaları dinleyerek “dans edeceği” mekan sayısı ecnebi memleketlerdekine göre oldukça azdır. Türk gençliği, John Travolta’nın mirasından mahrum, disco’nun bir kültür oluşundan bihaber yetişmiştir. Tabi ki bu durumun discoların 90larda bir türevi olarak ortaya çıkan “kulüp”lere ve kulüp kültürüne olumsuz etkileri de olacaktır.

Disco kişisi: Disco, çok eğlenceli bir tür olduğundan her kesime hitap eder. “Kulağına hoş gelen her tür müziği” dinleyen herkesi barlarda yerinden hoplatan parçalardan biri mutlaka disco tarzındadır. Mesela “it’s raining man”. Disco severler genelde pop kültürüne aittir; “sokak modası”nı takip eder. Yaşları 6dan 60a değişir. Bugünün televizyon çocuklarıdır; fazla düşünmek, eğitilmek, ideolojiler benimsemek ve bir şeylere öncülük yapmak işlerine gelmez. İçlerinde tepeden tırnağa discoyu bir yaşam tarzı haline getirenler, belki de hala evde dans pratikleri yapanlar ya da tuhaf disco giysileriyle dolaşanlar, ve mutlaka gayler vardır. Ancak olayın başını kaçırdığından disco-müzik-sever bir Türk, sokaktaki herhangi birisi de olabilir.

House
Bu sözcük, malum dilde hem bir müzik tarzını hem de “gece kulübü”nün kendisini temsil eder. House janrı 80lerde Şikago’da zortlamıştır. Dans müziğidir. Clubbing kılabing olalı house, yatmaz kalkmaz bir türdür; hep vardır; her şeye kadirdir. Türkiye’de 90ların başında kulüp yaşantısına akın başladığında temel janr, house olmuştur. Daha sonra popülerliği değişkenlik göstermiş, kimi zaman yerini trance, techno türlerine bırakmıştır. Ancak "House" bugün halen hatırı sayılır bir yengemizdir. “Funk” ile evlidir, onlarca çocuk annesidir, mesela progressive house, acid house, dark house, tribal house, tech house…

House kişisi: House müziği sevenler genelde alternatif yaşam seven hedonistlerdir. Bunlar yıllardır “Schicki-Micki” partilerin, avangart modanın, “hip” mekanların kovalayıcısı olmuşlardır. Ancak son yıllarda Türkiye'de kulüp ve elektronik müzik tabanlı gece hayatının biraz “ayağa düşmesi” ile house severler farklı sosyo-ekonomik sınıflardan göç almıştır. Görüntüsü ve yaşam tarzına bakıldığında ilk bakışta house-sever olduğu anlaşılamayan kimseler türemiştir ki bunlar genelde “dark house” dinlemektedir. Buna rağmen hala bu janrın sevicisi, “trance”, “techno” gibi türlere nazaran daha elit takılır. Disconun sembolu olan “disco-ball” modadan mekanlara house müziğin de sembolü olmuştur. House kişisi pırıldayan, ışıldayan şeyleri sever. Haliyle, bu türü daha çok kızlar ve kızlara düşkün erkekler sever.

Techno
Detroit’te 80li yıllarda doğmuş, “züvede züvede” tabir ettiğimiz ritimle bezeli,  bol “kick” davullu, afro kökenli, sert bir dans müziğidir. Hala serttir; özellikle Berlin ekolü. Techno janrı çalan mekanlar ışıltılı house mekanlarına göre daha hangarvari, daha karanlık, daha “underground” özellikler taşır. Böyle mekanlar Türkiye’de artık pek bulunmaz. Akla gelen techno üreticileri Derrick May,  Sven Vath, Carl Cox, Umek, Adam Bayer vs vs. Techno’nun çeşitli alt türleri vardır: Hardcore, minimal techno, Detroit techno ve saire..

Techno kişisi: Techno müzik adından da anlaşılacağı gibi teknolojik çağın bir meyvesidir; burada bilgisayar yazılımları enstrüman kabul edilir. Techno kişisi de teknolojik birisidir; arabasında hi-fi ses sistemleri, elinde son model telefon, bilgisayarında Reason’dan Ableton Live’a çeşitli müzik yazılımları –ki kendisi “yarı- dj”dir- ve  vektör desenli hatta; ışıklı göstergeli t-shirtleri sever.  Yaşları 15-40 arası değişir. 30dan sonra hard-techno’dan minimal technoya geçiş yaptığı, minimal modaya, mekanlara belki de  House’a eğilim gösterdiği gözlenmiştir. Sert duruşundan olsa gerek bu türü erkekler daha çok sever. Ancak Türkiye’de gidip de techno dinleyebileceği bir mekan bulamadığından bu zevkini uzun bir zamandır evinde gidermektedir.

Trance
90larda başlamıştır. Techno ve House’un “emo” diyebileceğimiz üvey evlatlarıdır. Melodiktir, akışkandır ve adı üzerinde transa sokar, uzaya yollar adamı. Herkesin bildiği Tiesto, trance’cidir(!). Arman Van Buuren, Paul van Dyke, Sascha, Paul Oakenfold falan da öyledir. Alt dalları çoktur mesela; proggressive trance, epic trance, euro trance (bu baya iğrençtir), goa / pychedelic trance. Trance kulüpleri techno mekanlar gibi karanlık ve underground dekorludur. “Blacklight” denen beyazları parlatan mor ışık ve lazerler bu dekorun vazgeçilmez parçasıdır- ancak son yıllarda modası geçmiştir, tıpkı trance’in modasının geçtiği gibi-.  Eğer goa-trance janrı için hazırlanmış ise mekan, “psychedelic” dekor parçaları; örneğin dev mantarlar, kumaşlardan yapılmış süslemeler, üzerinde uzaylıların, meditasyon/ çakra figürlerinin, galaksilerin, doğa/hayvan görüntülerinin olduğu kumaş resimler ve renkli ışıklar görülecektir. Bütün bunlara rağmen trance son yıllarda yapısal bir evrim geçirerek geri gelmeye çalışmaktadır. Bakalım göreceğizdir.

Trance kişisi: Türkiye’deki kulüplerde yukarıdaki isimlerin çoğu çalmıştır. Bunlar önemli etkinliklerdir, eyvallah, fakat trance sever, 90ların ortaları, 2000lerin başlarındaki karizmasını çok pis kaybetmiştir. O etkinliklerin ilk seferlerinde yani kulüplerin işgalinden önce, trance kişisi, kulüplere havalı giysileri ve o zamanlar oldukça cool sayılan güneş gözlükleriyle gelir, kendi kendine eğlenir, kafasında uzay -zaman ilişkisini çözer, efendi gibi evine gider uyurdu.  Neden sonra, dans pistini basan yumurta topuklu uyuşturucu satıcıları bu janrda kendilerini bulduklarından, pistte yanlarına kimseyi yaklaştırmadan kulüpleri işgal ettiklerinden, hala kalbinde trance ateşi yananlar pistten ring-out olmuş, köşelere birikmiş, en sonunda sıkılmış ve kulüpleri terk etmişlerdir. Bugün Türkiye'deki kulüplerin çoğunda (özellikle Ankara’da) eşofmanlı kabile reisleri ekstremitelerine değişik şekiller verip ateş dansı yaparak trance severleri temsil etmektedir. Yazıktır. Aslında Avrupa’da da durum farklı değildir. Artık trance dinleyenin etiketi bellidir; zevksiz ve taşralı. Tabi burada goa/psychedelic-trance dinleyicisini tamamen ayrı tutmak gerekir. Çünkü goa-trance kişisi yeniçağın “hippie”sidir. Karizma sorunu hiç yoktur. Olabildiğince naturel yaşar, naturel görünür; rastalı saçları, psychedelik renk ve desenlerdeki giysileri, sırtında çantasıyla dünyayı gezer; yerleşik hayatı sevmez; teknolojiyi ölçülü kullanır, “bir hırka bir lokma” geçinir gider. Barıştan, yogadan, asitten ve mantardan söz eder, açık hava festivallerini kovalar.

Ambient
Yemek masasında çatal ve bardaktan çıkarılan seslerle başlayan, futuristik, Dadaist, biraz müzik karşıtı bir akımdır. Geliştiğinde, 90larda, The Orb, Aphex Twin gibi sanatçılar bizlere düşünmek için fırsat veren daha komplike bir müzik yapmaya başlamıştır. Sanatçıların sayısı artınca ambient müzik janrı market raflarında bir kategori haline gelmiştir. IDM, chill-out gibi tarzlar da bu janrın evlatlarıdır.

Ambient kişisi: Demlenmiş, elektronik müzik severdir. Çılgın gençliğinin yıkıcı enerjisinden şans eseri sağ kurtulmuştur. Artık yaşı geçkindir. Gece hayatını dozunda yaşar.  Tabi, teen-age’ler de ambient dinler ama; galiba daha dark, sert ve IDM türüne yakına olanları. Aferim dinlesinler.


Dance-pop: 80lere gelindiğinde disco janrının daha ticari hale modifiye olan bir nevi post-disco diyebileceğimiz bir dans müziği akımıdır. Sert vuruşlar, çok basit alt yapılar, vokaller, kaptırışa müsait melodiler bu janrın özellikleridir. Bugün radyolarda, gece mekanlarında çalan pop parçaların çoğu bu kategorinin mamulüdür. Örneğin; Beyonce, Katy Perry, Rihanna, Usher, Justin Bieber! …

Dance-pop kişisi. Aslında temel özellikleri bakımından, popüler kültürü birlikte paylaştığı Disco kişisinden farklı olarak Dance-pop kişisi elektronik müzik kültüründen daha da uzak, çok daha ticari, Türkçe popa da haliyle meyillidir. Aslında radyoda dinlediği Dance-pop parçalarının çoğunun alt yapısı elektroniktir ama bu kişi gece dans etmek için rock-bara gidebilmektedir. İşin kötüsü bu janrı rock-barlarda da pek güzel dinleyebilmektedir. Bu kişi tam da cep telefonu şirketlerinin kampanyalarında işaret ettiği gençliktir. Fast-food, sms, futbol, Pull & Bear, TV, TV, TV.

Dubstep: 90ların sonlarında İngiltere’de çıkmış bu tür, elektronik müziğin death –metalidir. Evet. Drum& Bass’in bir takım karanlık ve aksak elementler eklenerek cozutturulmuş halidir. Şu anda -görünen o ki- underground trendlerin başında dubstep müziği ve kültürü gelmektedir. Burial, Boxcutter, Skream  gibileri bu müziği üretenlerdendir. Türkiye’de düşündüğümden çok rağbet görmüş, beni hayli şaşırtmıştır. Lakin ömrünün çok da uzun olmayacağı aşikardır.

Dubstep kişisi: Oldukça genç olan bu kişi, bu sert, karanlık ve kestirilemez müziğe tahammül edebildiğine göre naif ve yumuşak başlı birisi olmalıdır. Saçları tam da Londra modasının önerdiği gibi asimetrik kesilmiş kısa bir modelden oluşmakta, 80ler türevi ceketler, pantolonlar, aksesuarlar kullanmaktadır. Bu kişi için olabildiğince kitsch görünmek anahtardır. Aslında görüntü olarak New York’lu hipsterların abartılmış halini andırır.  Indie fikirleri sevdiği besbelli dubstep kişisini 2010ların punkları olarak görmek mümkündür.Graffiti, juxtapoz, kareli şeyler, sneaker, kare çerçeve gözlük!

Bitti.

26 Aralık 2011 Pazartesi

Almancı sanat ve Fiktion Okzident

Direksiyon dersime geç kalınca Pazar akşamüstünü Cer Modern'de geçirmek için ısrarcı oldum. Gittik. Ceren'in de bahsettiği gibi Fiktion Okzident sergisiyle burun buruna geldim. Sevinçten ve "unutmuşum, ya kaçırsaydım" telaşından adrenalin bastı. Sergi çok iyiydi. Neredeyse mutlu olacaktım:)

Şimdi ortada şöyle bir gerçek var. Almanya'da 3 milyon Türk yaşıyor. Bunların Türkiye'deki yakınlarının sayısı en az 5 milyondur diyelim. Yani hemen herkesin uzaktan da olsa bir "Almancı" tanıdığı var. Bir de Almancılarla sinemayla, edebiyatla karşılaşan 2 milyon daha tanışık eklersek, "Almancı kültürünün", 10 milyon gibi bir populasyona tanıdık gelen, aslında pek çok ülkenin nüfusundan da fazla insanla etkileşimleri olan devasa bir kültür olduğunu görürüz. Birkaç anahtar kelime bize bu yarı-Alman yarı-Türk ırkı hemen hatırlatmaya yeter: Mercedesler, Milka çikolatalar, turuncu küçük ev aletleri, Nivea kremler, Nescafeler, işçiler, 60lar.

Almanya'ya gittiğimde orada yaşayan Almanların birkaç şekilde yaşadığını görmüş, burada da biraz bahsetmiştim. Bir eski nesil ve dar kafalı güruh, hala Türkiye'de yaşadığını zannederek kendilerini soyutlamışlar, başka bir eski nesil ama açık kafalı güruh, Almanya'yı yaşayamasalar da çocuklarının yaşamasına müsade etmişlerdi. Yeni nesil Almancıların büyük kısmı, çocukluklarından beri Alman yaşantısıyla yoğrulsalarda iki arada kalmanın psiko-sosyal ikilemiyle genelde ikinci sınıf işlerden öteye çalışamamakta, ne yazık ki suça ve kirli işlere yatkın olmaktaydı.. Bu neslin çok küçük bir kısmı ise, asıllarını unutmamış, ancak iyi eğitim almış, iyi işlerde çalışan, daha çok Alman yaşantısına uyum sağlamış, daha çok "Alman olmuş" görüntüsü sergilemekteydi. Bu göçmenler Almancayı kendi usluplarında konuşup, sokaklarda geçtiklerini hissetirerek yürüken Almanya da onları dönerleri, küfürleri, tesettürleri, torbacılarıyla kabul etmişti.

Pazar akşamı Fiktion Okzident (Kurmaca Batı), bana tüm bunları tekrar hatırlattı. Çalışmaların hepsi çok iyiydi. Özellikle Kınay Olcaytu'nun enstalasyonları, feminizm, pragmatizm, anarşizm, turizm, Noelizm gibi Almancı'nın hayatına Almanya'ya girişiyle beraber girmek zorunda kalan kavramların çok güzel bir yansısı olmuştu bence. Düşünsenize bir Türk kadını, 60larda işçi olarak Almanya'ya gidiyor ve Noelin, anarşizm ve feminizm sloganlarının, Avrupa turistik yaşantısının renkli bir o kadarda farklı ve korkutucu yaşantısına dahil oluyor. Hiç kolay olmasa gerek.

Bundan başka Altan Çelem ve Ali Kepenek oldukça dikkatimi çektiler. Timur Çelik'in dev tablolarına hayran kalmamak (yanda) zaten imkansız olurdu.  İşçi sınıfının çikolatadan bir demir perde liderini "kafasızca" dinledikleri-izledikleri heykel enstalasyonuna kafa yordum. Girişte, valizlerin sergilendiği alanda, 60lardan kalma tahta valizlerle başlayan göçün umutlarını ve sızılarını düşündüm. Video-art kısmında yine pek anlayamadıklarım oldu -ki hala Roma Modern'de gördüğüm Feminizm konulu sergideki video-art parçalarının üzerine tanımam. Sonuç olarak, Kurmaca Batı'nın gerçek sanatçıları, bu büyük sosyo-kültürel olayı, Almancılığı bana çok güzel yaşattı. Bitmeden gidin derim. "Mutlaka"yı eklerim.

EDİT: "Almancı" sözcüğünü rahatlıkla kullanıyorum çünkü Almanya'dayken yalnızca bizlerin değil oradaki Türklerin, hatta Almanların bile Türk göçmenlerden bahsederken bu ifadeyi kullandıklarına defalarca şahit oldum. Seziyorum, bu tabir resmi olarak yerleşmek üzere. 

21 Aralık 2011 Çarşamba

Pekiştirilmiş Sezinsel Psiko-Sosyal Tespitoloji 4

Küfürbaz kızçocuğu, korkma, geçti.

Şu kızların küfür etmesine karışan erkekler hakkında diyeceklerim var. Bugün erkeklerle oturup kalkan, rahatça konuşan bir konumdayız kızlar olarak. Haliyle konuşulanlardan jargon kapıyoruz, mimik kapıyoruz, espri kapıyoruz ve yeri geliyor küfürleri ya laf arasında ya da espri mahiyetinde kullanmayı öğreniyoruz.  Çünkü erkek milleti yanımızda ana-avrat dümdüz konuşmaktan, cümlelesinin sonuna "a.k" eklemekten, aralara "hassttr"  sıkıştırmaktan bir sakınca görmüyor. Peki sonra noluyor? Sen güzel beyninle hemen ortama, jargona adapte olup yerli yerinde bir küfür patlatınca, bazılarının rengi değişiyor miğirim. E senden öğrendim şimdi ben o küfürü! E sen sabahtan beri "sik" diyosun! Yok, anlamaz, alı-al moru-mor oluverirler.  İşte o rengi değişenler...

1- İyi ailenin basık çocukları : Küfür etmez. Kız küfür ettiğinde gözlerini devirerek başka yere bakar. Birkaç kez küfür ederse de ekstradan nezaket gösterir, efendi gibi baş sallar, teşekkür eder ve olabildiğince yanından uzar gider! Sanki "onaylamıyorum davranışını, ayrı dünyaların insanlarıyız" mesajını bağırır o centilmenliğiyle! Ama maç izlerken aynı şekilde davranan erkeklerin küfrünü duymaz bile kulakları, küfür etmek ayılıktır, ayılık erkeklere mahsustur ona göre ve tabi kendisi o güruhun dışındadır. Argümanları "kadın erkeğin yanında bir çiçek gibi zarif kalmalıdır (mümkünse hep susan bir çiçek)". Bu tip için ne yapsan zaten tü-kakadır. Kankalarınla kıkırdarsın tü-kaka, kahkahayı  fazla kaçırırsın tü-kaka! Gerçekten de küfrü bir mizah aracı yada ne bileyim bir anarko hareket olarak kullanmayı seviyorsan, hiç işin olmaz bu sümsükle.

2- İyi ailenin küfürbaz evlatları: Bunlar, erkek ya da kız arkadaşlarıyla küfürlü konuşmakta sakınca görmez, yeri gelince de okkalı bir küfrü matah bilir. Yine yanlarındaki sevgilisi-olmayan-kızlar, istedikleri gibi küfür eder, hatta üzerine bir de alkış alır. O ne yerinde küfürdür öyle! Gel gör ki sevgilisi olursan o mizahi becerine  hemen bir kürtaj yapılması gerekir. Artık o, senin yanında istediği küfürü sallayabilir, sen hanımefendiliğini koruyarak (bkz. tip 1 anlayışı) başını hafifçe öne eğmeli ve gülümsemelisindir.  Argümanları "sevdikleri-seviştikleri kızın küfür edince sokaktaki adamdan farkı kalmadığıdır".  E sen de mesela hesap ödemediğinde sokaktaki adamdan farklı olmuyorsun. Geleneksel olarak küfür nasıl bana yasaksa, hesap ödememek de sana yasak... Bugün modern ilişkiler içerisinde kadına pekala modern roller biçip, onunla canları istediği gibi takılıp, sevişip, içip, eğlenebilen erkekler, kendi rollerini de bir yana bırakabilmektedir, ve biz kadınlar bunu dert etmeyiz. Ama her türlü geleneksel rolün kalktığı bu anlayışta küfür neden halen kadının ağzına biber sürdürmektedir, bunu anlamamaktayız.

3- Küfürbaz ailenin küfürbaz oğulları: İşte bu arkadaş için, senin küfrünün değil ses tonunun anlamı vardır. Evet, sen erkeklerle otura kalka küfrü öğrenirsin, arada kullanırsın, problem de yoktur buna göre. Ama eğer küfrü ona hafiften kızdığın bir anda ağzından kaçırırsan, seni orada kıtır kıtır kesebilir; içinden şeytan çıkıp boğazı patlayana kadar bağırabilir, yaka paça saldırabilir. Yani küfür, onun gündelik yaşamında "tarak" kadar sıradan bir kelimeyken, sen sesini yükseltip "tarak" dersen bunu kabalık ve saldırganlık olarak yorumlar, coşar. Argümanları "kadının delikanlı olması ama haddini bilmesi -delikanlıdan daha delikanlı olmaya kalkmaması" şeklindedir. En tehlikeli türdür.  Es kaza kendisinin zoruna gidecek bi küfür ettiysen, sonrasında en yaratıcılarından 50-60 küfürlük bir potbori bağırtısı eşliğinde kaçıp saklanacak yer ararsın.. Küfür -Master'ıdır o, sana bırakır mı o işleri...

Böyle... Bu üç tip birbiriyle girişkendir, birbirine karışıp, beter olabilirler. Ama sonuçta kızların küfrü batar bunlara. Küfür madem pek kötü birşeydir, kendileri etmesinlerdir. Körle yatan şaşı kalkmaktadır nitekim. Ya ağzımızı alıştırmasınlardır ya da diğer hemcinsleri gibi bunda bir sakınca görmesinlerdir. Yormasınlardır.

30 Ekim 2011 Pazar

Sad But Guru!



Walla dostlar bir işe kalkıştımki sormayın. Bloglarımı okuyan öğrencilerimden bazılarının benden yoga hocaları olarak tiksinmeleri ve şurada yazdığım sebeplerden bu konuda üstüme düşeni blog ortamında da yapmaya ve bir BLOG GURUSU olmaya karar verdim. Blogda yazdığım gibi guru muru değilim  ve meşakkatli, dikkat isteyen, kafa yoracak ve mesai alacak bir işe kalkıştığımın da farkındayım. Ama 2012ye pek de bişey kalmadığına göre (!) herkes eteğindeki taşları paylaşıma açsın dedim... :)

En az Anti-space kadar sıkıcı olacağını düşündüğüm bu anarşist ve sert dilli blogumu izlemek isteyeniniz olursa şeref duyarım. Tam olarak ne anlatacağım? Efendim, aydınlanma, farkındalık, budist akımın konuya desteği, meditasyon, yoga, reiki, haftalık egzersizler, beslenme, felsefe, tinsel bulmacalar, kendiniz falan...Yani aslında şimdiye kadar para karşılığı yaptığım işi bedava yapmaya başladım diyebilirim.
Hadi,
kaçtım,
utana,
sıkıla:)

24 Ekim 2011 Pazartesi

allah düşmanımı akademisyen yapmasın!

Başılığının herşeyi açıkladığı bir kitabı okumalı mıyım? Bir filmde görmüştüm:
Kovboy: üzülme, Kadınlar Venüsten, Erkekler Marstan...
S.J.Parker: aa, o kitabı okudun mu?
Kovboy: hayır, gerek yok, başlık herşeyi açıklıyor.

İşte, allah düşmanımı akademisyen yapmasın! Hadi yine de biraz açayım...

* A.q sisteminde, Türkiye'de, sen k*çını yırtar, dilmiş, Ales'miş yüksek puanlar alırsın, gelir birisi hile hurdayla, bluetooth mekanizmalarla, tek kelime ingilizce konuşamadan mesela, o sınavlardan  90-100 alır, önüne geçer, sen görmezden gelirsin!

* Yayın yapman gerekir, en iyi dergilere en kaliteli çalışmaları, en uygun dillerle yazıp yayınlatırsın, kastığın için senede 1-2 yayının olur ama millet öyle mi yapar? onlar gider en dandik dergilerde okuma yazma bilmediklerini ispatlarcasına senede 8-10 kıytırık makale yayınlar, puan toplar. Sen bakakalırsın. 

* Soyadları akademik camiada meşhur ailelerin çocukları daha yüksek lisansları bitmeden gelir senin ünvanından üst ünvanlarla kadro kapar, pişkince otururlar. Okulun aile şirketine döner. Sen doktoranı bitirip senelerce ağzın açık oturursun.

* Hocalar derslerine girmez, yasak olduğu halde senin gibi asistanları derslere sokar, sesini çıkaramazsın.

* Hocalar sınavlara gelmez, gözetmenlik yapmaz sen bir de onları idare etmek zorunda kalırsın.

* Akademisyenlik adam gibi öğretilmez, yayın nasıl yapılır, araştırma teknikleri, yöntemleri, istatistik nedir, nasıl yapılır doğru dürüst anlatılmaz, sen herşeyi, koca profesörler orada kıç yayar, siyaset yaparken kendin öğrenmek için sağlığından olursun, kimsenin umurunda olmaz.

* Yüksek lisans, doktora tezlerin en iyisi olsun, bilime yenilik getirsin, suya sabuna dokunsun diye gerekirse "boşver daha basit konu bul" diyen profesörlerine karşı çıkar en kallafisinden, en kalitelisinden, araştırması en masraflı tezler yazarsın, diğerleri gelir 3 senede yüksek lisans + doktorayı  bitiriverir, 3 ayda tez yazar dahası gider parasıyla yazdırır!!! Susmak zorundasındır.

* Akademik yükselmende uluslararası kongrelere katılım kriterleri vardır ama sana verdikleri maaşla değil canının istediği yurtdışı kongreye katılmak, araştırmalarına gereken fotokopi parasını zor toplarsın. Ek iş yapman yasaktır, ancak ünvanın yükseltikçe bu kural geçerliliğini kaybeder (!).

* Sen idealistsindir, akademik faaliyetler, mesela üniversitenin düzenlediği bilimsel toplantılar düzgün olsun diye gece gündüz verilen görevleri layıkıyla yerine getirirsin, yukardakiler hakemden "red" ile dönen bildirileri bile hile ile "kabul" sayar, bu toplantılara adam yani para toplarlar.

E neren doğru ki deve? Herşeyin kabadayılıkla yürüdüğü bu memlekette bilim mi irfanlı, ahlaklı olacaktı? Peh, benim ki de laf. Ama işte akademisyenlik düşünen varsa bir daha düşünsün. Bu kadar emeği başka hangi işe verse daha çok para kazanır, daha rahat çalışır, daha az gururu incinir biline.

7 Eylül 2011 Çarşamba

hi ya!

Ardışık tatillerimden döndüm... Yurdumun 3 tarafındaki denizlerin her birine kendimi sokup çıkardım... Oh.

Şimdi bazı şeyler var:

* Reiki: Görüşmeyeli Reiki masterı oldum. İsteyeni ücretsiz inisiye ederim. Reiki evrendeki yaşam enerjisini tıkanmış bedenlerimize akıtma tekniği. Bence sağlık, sukunet ve ruhsal uyarılma, uyanma demek. Uyanın lan...

* Fable 3: Çıktı. Oynamaya kıyamıyorum. Steampunk ögelerle bezeli masalsı bir öncül endüstri çağı. Bowerstone öyle değişmiş ki, ağzım açık kalıyor! Grafik yönünden de tam bir sanat saheseri...  İlk iki oyuna kurnazca göndermeler var... Oynayın nolur!

* Kinect: Microsoft'un XBox'a yaptığı güzellik. Daha önce bahsetmiştim, hani şu üç boyutlu kamera ile hareketlerinizi elinizde herhangi bir araç olmadan algılayan tuhaf şey. Dance Central mesela, harika bir oyun... Öyle, dans ediyorsun televizyonun karşısında, ordan bi tip sana "olmadı, bi daha dene" falan diyor, kan ter içinde kalıyosun! Anlatılmaz yaşanır... Hemen hemen bütün PS kafelerinde görüyorum, bir deneyin...

*Alanya: Canlı müzik gruplarının, sokak ressamlarının, hatta Türklerin bile terk ettiği,  gördüğüm en dejenere tatil çöplüğü. Hızla bozuluyor eğlence hayatı. Oysa denizi, kumu, tarihi ile Mikanos'tan ne eksiği var? Turizm politikası ve groove, başka ne olacak... Bu sene Ruskilerin yerini İskandinavlar almış... Bütün garsonlar Norveç formasıyla geziyor. Gitmeyin oraya...

* Masumiyet Müzesi: Hemen sonunu söylüyorum, hiç yorulmayın: Füsun ölür, Kemal bu aşk hikayesini gider Orhan Pamuğa yazdırır, süpriiiz! Peh. 10 üzerinden 7 verdim. Sonrasında okuduğum Çoluk Çocuk'a (P.Smith) 9 verdim...


* Google Sky Map: HTC telefonlara friy indirilebilen uygulama ile telefonu doğrulttuğun yerde-gökte hangi yıldızlar var, adları, sanlarıyla yazıyor, görüyorsun..! Zaman yolculuğu var; 100 sene önce baktığın yerde hangi yıldızlar varmış görüyosun...! Gece, aklın duruyor baktıkça..! Kendini iyiden iyiye zerre hissediyorsun. Teknolojinin insan tekamülüne sufist katkılarından dolayı I LOVE TECHNO.

* Google: Kendisi zaten artık sol lobumuz oldu; jump to text'ler, resim aratmalar, adres bulup eve bırakmalar.. Bence önümüzdeki çağın Tanrısı Google olacak; dini GOOGLENTHOLOGY! Budizm'in ibadeti meditasyonsa bunun ki de soru sormak olur herhal... Rahipleri de a-sosyal, kambur yazılımcılar.. ahah.

* Fotoğraf: Bana nu modellik yapacak var mı? Para veremem, ama modellik kariyeri için çektiğim fotoları portfolyosuna koyar, çıkar ilişkisi olur.. hı? Ciddiyim, varsa tanıdık yönlendirin lütfen.


*Son: Bu sıkıcı son için özür diliyor, sıkıntını telafi etmek, seni biraz da olsun güldürmek için aşağıdakini şeyediyorum:

hahahahahahhahahha...
bişey sanmıştın,eveeeet....

22 Ağustos 2011 Pazartesi

gitgel

Çoluk Çocuk - just kids- bi harika! Patti Smith şiirleri kadar akıcı şarkıları gibi yürekten yazmış. Okuyunuz.
böyle:

Bodrum çok güzeldi, Deniz, Rüzgar, Burcu ve diğerleri....
Şimdi tekrar tatile çıkıyorum. Böyle:

Biliyorum yazamadım. Ama biriktiriyorum. Hepsini anlatıcam.;)

9 Şubat 2011 Çarşamba

çağrışım oyunu

Aşkın acıyı iyileştirdiğini bulmuş beyin araştırıcıları. Sevgilinin fotoğrafı gösterilince ağrı azalıyormuş. Resim, ağrı kesiciler gibi beyinde dopamin etkisi yapıyor, beynin ödül merkezini uyarıyormuş. Peh! Aşk acısını ne iyileştiriyormuş peki? Allah aşkına birisi, şu Mazumiyet Müzesi'nin Füsun için deliren kahramanı Kemal'e versin ilacını bulursa... Kitap uzadı da uzadı adamın aşk acısıyla... Yine de yazarı Orhan Pamuk'u kutlarım, bir bunalım ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi; beynim resmen eski bunalımlarımı simule ediyor her okuduğumda...

Başka bir bunalım yazarı; JK Rowling de, Oprah Show'daydı sabah. Kadın dibe vuruşundan, kafayı bozup depresyonlara gark oluşundan ve ancak Harry Potter'ı bu şekilde yazabildiğinden bahsetti. Çok kafalı kadınmış, sevdim. Harry Potter'ın filmlerinde gördüğüm pek çok ögenin kadının ruhunun karanlık köşelerinden fışkırdığını anladım. Hiç okumadım kitaplarını, ama elimde İngilizceleri var, hemen birine başlayacağım. Diline şöyle bir göz gezdirdim, kolaydı, altından kalkabilirim, ne de olsa çocuk kitabı...

Çocuk kitaplarının, özellikle de masal kitaplarının üzerimdeki etkisinden bahsetmiştim. Elimde bir kitap var: "Allah rahatlık versin: en güzel gece masalları", 1959 basımı. Çeşitli ülkelerden toplanmış çocuk masallarını  Jella Lepman hazırlamış, Günther Strupp muhteşem resimlemiş ve Türkis Noyan çevirmiş, Doğan Kardeş yayınevi de basmış. Kitabı ciltletmiş babam, kapak resmini göremiyorum. Annem yada  kendisi gece yatmadan önce okurlardı. O ara üç- dört yaşlarında olmalıyım, hayal meyal hatırlıyorum. Sonra sıkıldılar herhalde, okumadı kimse. Okumayı ilk öğrendiğimde  hemen ben okumaya başladım. Sonraki yıllar da hep onu okudum. Hala okuyorum. Kitabın sayfalarına kasten çikolata sürüp leke bıraktığımı hatırlıyorum. Sanki "bu bana ait", yada "bu sayfalar okunmuştur" demek istercesine. Leke leke sayfalarının kokusu harika: nem ve kağıt.

Kokusu nem ve kağıt olan bir yer biliyorum. Anneannemin İnebolu'daki evi.  Çocukken her yaz giderdik. Arkasında yeşil bir dağ, önünde aşağıya, denize uzanan bir kasaba vardır evin. Pencerelerinden alabildiğine Karadeniz görünür. Ahşaptır, kokusu oradan gelir. Bahçesinde Gökçe'yle dünyayı unutur, oyunlara dalardık. Kuzenimin de katıldığı bu saçma oyunlardan birinin adı da "cit-cit katili" idi. Oyunun kuralları şöyle idi: kuzenim katil olur, bize saldırır, biz de Gökçe'yle ona karşı savaşır, daha doğrusu ağzını burnunu dağıtırdık! Evet, iyi bir cit-cit katili oyunun sonunda boğuşmaktan, itişmekten, gıdıklamaktan ve bağrışmaktan kan -ter içerisinde kalmamız ve çocukcağzın kıpkırmızı suratı görmeyi bekleyeceğiniz şeyler olurdu. Zavallı kuzen...

Kuzen hasta şimdi... Bizi çok korkutuyor... Umarım uzun ve iyi bir ömür sürer...

5 Ocak 2011 Çarşamba

dönüşük açılımlar

Eveet, önce Türkiye'ye, sonra kendime geldikten sonra başlayabilirim. Jet-lag çok pismiş meğer.

İlk olarak şunu söylemek isterim ki, Ankara'daki kılık kıyafetiyle, kalın çerçeveli gözlükleriyle kendini hipster ilan etmiş tipler New York'u aratmadı, hemen adapte oldum :P... Modayı bu hızda yakalayabiliyosak demek artık bi eksiğimiz kalmamış, şükür! O ne endamlı kızlar, o ne kıdemli playboylar, o ne gossip girl ilişkiler! Bir de bizi köy okullarında hala soba yakıldığına ayan reklamlar olmasa bu iş tamam, biz de Amerikayız, biz de özgürüz!

Siyah zeytine, çubuk turşusuna ve rakıya olan hasretimi giderdikten sonra tekrar aldım Cosmpolitan kadehini elime. Elime yakışıyo o kadeh, sevdiğimden değil. Almanların değimiyle "Schiki-Miki" gece hayatında salınmaktan başka bir sorumluluğum olmadığına göre hemen kızları toplayıp "pump"larımızla buzda yürüme yarışı düzenlemeliyim. Evet, bu haftasonu...

İşim gücüm de var tabi benim, bugüne bugün doktorasını bitirmiş (s.kik) bi akademisyenim ben. Yayın yapmak, çevirilerimi bitirmek, literatür organize etmek için hemen kolları sıvadım, ama bi üşüme geldi, indirdim hemen kollarını gömleğin. Jetlagtandır, jetlagtan dedim, rahatladım. Başlarım elbet, buzda düşüp kıçımı kırmassam.

Şimdi bolca kitap okuyorum (Orhan Pamuk- Masumiyet Müzesi), özlediklerimi görüyorum, Gökçe'yle onlarca saat aralıksız konuşuyorum, çiçeklerime su veriyorum, hocalarıma laf anlatıyorum ve size söyleyemeyeceğim başka şeyler yapıyorum. Dönmek güzel... Ama başka şeyler de istiyorum artık. Mesela özentisiz, salaş bi mekanda arabesk dinlemek istiyorum. Film festivaline katılmak, yağlı boyaya başlamak,  sergiler gezmek (mesela Ekin'inki) istiyorum. Düstopik şehirleri görmek, mesela Mardin'e gitmek istiyorum. Fotoğraf çekmek; nü kadınları, kuru dalları, çocuk suratlarını, sirk sanatçılarını, şehrin kuytu sokaklarını ve koca dağları çekmek istiyorum. Evin bir köşesinde dekore ettiğim elf ormanımı tamamlamak sonra da bir masal yazmak istiyorum. Hepimiz yaşantımızla masal yazmak istiyoruz ama çok azımızın bir masalı baştan sona okumaya yetecek yüreği var, değil mi? İşte artık böyle olmasın istiyorum..

10 Aralık 2010 Cuma

16 Kasım 2010 Salı

chicago

Birkaç Şikago hatırası...




Sırasıyla:
Chicago'nun gözünü seveyim.
Nehir ve camdan orman.
Michigan Lake, John Hancock Building'in tepesinden.
Chagall'ın Art Institute'da sergilenen penceresi.
The Bean, Millennium Park.
Meşhur(muş) Andy's Jazz Bar.

12 Kasım 2010 Cuma

bazı saçma şeyler

1- "justin bieber" bebesi... onun o tuhaf saçını taklit eden eşşek kadar herifler... neye tapacağına şaşan amerika.
2-afro-amerikalıların peruklu, türlü türlü örülmüş, kazınmış, düzleştirilmiş, bonus yapılmış, rasta yapılmış, tuhaf tuhaf boyanmış, peroksitlenmiş, abartı binbir çeşit saç modeli...
3-afro-amaerikalıların takma tırnak hastalığı... onları tuhaf tuhaf boyamaları....takma tırnaksız siyahi kadın neredeyse görmemiş olmam...
4-afro-amerikalıların hiphop kulüplerindeki dansı... önlerine bir kız alarak gece boyu dikilen erkekler, önlerinde dizlerini bükerek kıçlarını saatlerce çevire çevire arkasındaki erkeğe değdiren kızlar.. saatlerce öyle dans etmeleri... bazen yüzleri birbirlerine bakacak şekilde 4-5 çiftin daire oluşturup böyle dans etmeleri...
5-kulüplerde jack daniels'ın 5 dolar oluşu.
6-buna rağmen ojenin 7-8 dolardan başlaması... Viva "forever 21"!
7-Chicago'nun Chagall'la bezeli olması...
8-vietnamlıların, çinlilerin ve arapların konuştukları ingilizce ile kendi dillerinin kulağa tıpatıp aynı gelmesi, bi bok anlayamam.
9-sonunda fotoğraf makinemi aldığım için kimsenin umurumda olmaması.
10-otun bokun kilisesinin olması... birinci ortadoksa 2 adım yakın olanlar kilisesi, birinci methodistleri seven ama köklerinde pagan olanların kilisesi.. etc... (end of thinking capacity)

3 Kasım 2010 Çarşamba

halloween


:)

21 Ekim 2010 Perşembe

visual diary


yazamadım dostum, kusura bakma.

şimdi de yazamayacağım...

işte son zamanlarda neler yaptığıma dair birkaç resim.

tıklayıp büyüt e mi.

kendine iyi bak. H.

11 Ekim 2010 Pazartesi

gay pride...


büyütmek için resme tıklayın... görüşlerim için buraya

.



19 Eylül 2010 Pazar

new york !

Geçen haftasonu buradaki gruptan bazılarıyla New York'a gittik. Gitmeden önce internet'te nedir, napılır, nasıl gidilir falan iyice bir dersime çalışıp, programımı iyi yaptığımdan beraber gittiğimiz arkadaşlarım da benim peşime takılarak, programıma uydular, beni oynak başı ilan ettiler. Genel olarak çok keyifliydi.

Gezimiz havaalanında kişi başı 5 dolara, limuzin kiralayarak başladı:) Otele yerleştikten sonra ilk günüm Time Square, Central Park, 5th Avenue, Empire States ziyaretlerini yapmakla geçti. Gece Times Square manyak olduğu için buraya tekrar döndüm. Evet NY uyumuyormuş hakkaten de! Pacha adlı kulübe gittim. Ama biletin 40 $ olduğunu öğrenince, 2 saat için değmez dedim, zaten benim için yeterince ilginç olan meydana geri döndüm...

İkinci gün yağmurlu olduğunu bildiğimden müzelere gitmeyi planlamıştım. Öyle de oldu. Müzede Bir Gece filminin çekildiği Natural History Museum ile Metropolitan Museum of Art'ı dolaştım.. Tabi zamanım yetmedi... Aslında her birine bir gün ayırmak gerek hakkını vererek dolaşmak için.. Neyse sonra Times Square'de arkadaşlarla buluşup Hard Rock Cafe'ye gittim. Yağmur sebebiyle fazla takılmadan otele döndüm.



Ertesi gün hava güzeldi. Bu kez de şehrin güneyini; Noho, Soho, Little Italy, China Town, Brooklyn Köprüsü, Finans Merkezi, Wall street, Staten Adası; Özgürlük Heykelini gördüm... Soho'ya bayıldım... Little Italy'de akşam yemeği-Ravioli- çok güzeldi... China Town'da alışveriş yaptım. Sonra tekrar Times Meydanına dönüp bi posta daha alışveriş yaptım. Ardından kırmızı merdivenlerde oturuken etrafımızı mankenler bastı bi anda. Meğerse Guess reklamı çekiliyormuş; fotoğrafçı "işte güzel insanlar ve Times Meydanı sefilleri" der gibi, modelleri aramıza salarak fotolar çekti. Herkes dumur oldu falan... :)
Son gün yorgunluktan bittiğim için yarım günlük vaktimi kullanmadan otelden doğruca havaalanına gittim ve sıkıcı Atlanta'ya geri döndüm... O dev şehrin tadı da damağımda kaldı... Yutacaksa beni bi şehir, Nüyork yutsundu!


Bolca fotoğraf çekildi... Birkaçı aşağıda... Arada gezimi oldukça başarılı ve hızlı kılan bazı ipuçlarını da bulabilirsiniz.


Doğa Tarihi, Metropolitan Art gibi devlet müzeleri bağışla çalıştığından görünen bilet fiyatları ÖNERİLEN fiyatlar. Yani siz gidip ben 1 dolarlık bağış yaparak bilet almak istiyorum dediğinizde size hayhay diyerek biletinizi veriyorlar. Biz bu müzelere, 4 dolar verip 6 kişi girdik, bunu bilmeseydik 72 dolar verecektik!!



Central Park çok büyük.. vaktiniz darsa yürüyerek dolaşamaz, dolaşsanız da nerde ne var anlamadan geçersiniz...Parkın kapsında "pedicap" kiralayan Türkler var, onlarla anlaşıp ucuza dolaşabilir, üstelik kendi dilinizde bir de rehberlik alabilirsiniz. Biz kişi başı 13 dolara anlaşıp parkın en civcivli yarısını 45-50 dkda gezdik, öğrendik; parkın etrafındaki pahalı binalarda kimler yaşar, John Lennon'un mozaiki nerde, parkın içindeki özel mülkte kriket oynayanlar kimler.. vs



Empire States'e girmek için ve hatta çıkmak için her halükarda çok bekliyorsunuz. O yüzden burayı görmek için 2-3 saat ayırın. Bence kesinlikle güneşli bir günde akşam güneş batmadan hemen önce gidin, böylece hem gündüz hem gece görüşünü yakalarsınız. Ve mümkünse gezinizin ilk günü gidin ki şehri tepeden görüp, anlayıp, yön geliştirebilesiniz... Gidince de şehrin sesini dinlemeyi unutmayın... wow-wow-wow-wow- diye bir sesi var.. inanılmaz...


Buraya bakmadan bilet- otel booklamayın: http://www.priceline.com/ Bronx, Harlem yada Queens'in Manhattan'dan çok uzak bölgeleri biraz varoş, o yüzden otel seçerken dikkat edin..

Havaalanında limuzin kiralamak isterseniz de mutlaka pazarlık yapın. Bizim gibi Türk birisine rastlarsanız şanslısınız size gayet iyi fiyat verecektir.

Ben Modern Sanat Müzesini gezemedim ama siz muhakkak görün... Akla sığmaz tasarımlar var, Soho'daki satış mağazasından gördüğüm kadarıyla...

Soho çok zengin bir bölge, harika butikler, galeriler, cafeler falan var... Ama çok pahalı... 5th Avenue de öyle..

O yüzden hediyelik eşya için China Town'u, diğer alışverişler için Times Square civarını öneririm.

Özellikle kızlar, Times'daki Forever 21'a uğramadan sakın- sakın- sakın New York'tan dönmeyin...




















China Town'da alışveriş yapacaksanız ve Little Italy'de yemek yiyecekseniz girmeden önce mutlaka pazarlık edin. Bizim anlaşmamız ücretsiz şarap getirdi mesela!




Özgürlük heykeline çıkmak için saat 4 gibi Feribota binmeniz gerek. Yoksa benim gibi kaçırırsınız. Ama kaçırsanız da benim yaptığım gibi Staten Island feribotuna binip adaya git-gel yaparak özgürlük heykelini oldukça yakından görebilirsiniz. Üstelik bu ferry ücretsiz...

New York'ta her yerde- hatta Almanya'da bile- gördüğümden daha fazla Türk gördüm... Empire States'in tepesinde bizden başka 7-8 grup Türk daha vardı... Tekrarlıyorum bu Türk istilasının sonu yok gibi...:)
-
-
-TIMES SQUARE; SWIRLING (40 sn) :):
-